Burak Mescidi’nin batı tarafı olan bu mekân, Peygamberimizin (s.a.s.), Miraç yolculuğu esnasında Burak isimli bineğini bağladığı Burak Duvarı’dır. Duvarın uzunluğu yaklaşık 485 metre, yüksekliği 18 metredir. 19. yy’da buranın adı Ağlama Duvarı olarak duyulmaya başlamıştır. 1967 yılında Altı Gün Savaşlarında Ağlama Duvarının da içinde bulunduğu Kudüs’ün doğu kesimi Yahudilerin eline geçince Yahudiler bunu duvarın önünde kutlamışlardır. Bu tarihten itibaren duvar, sadece dua edip gözyaşı dökmek için değil aynı zamanda kutlamalar için de kullanılır olmuştur. Ağlama duvarındaki ayinlerde kadın ve erkekler ayrı mekânlarda dua etmektedir.
 

Beytüllahim, Filistin Özerk Yönetimine ait olup Kudüs’ün 10 km. güneyinde yer alır. Beytüllahim’de, nerede ise bütün Hristiyan mezheplerine mensup insanlar vardır. Şehir özellikle, Hz. İsa’nın doğum kutlamalarında (Christmas)  tüm Hristiyanlar tarafından ziyaret edilir. 
İncil’e ve Müslüman coğrafyacılara göre Hz. Meryem’in oğlu Hz. İsa (a.s.) M. Ö. 5-6 yılında Beytüllahim’de dünyaya gelmiştir. Hz. Meryem, Hz. İsa’ya hamile kalınca askerlerin ve çevrenin verdiği rahatsızlıktan dolayı Kudüs’ten Beytüllahim’e göç etmiş, burada bir mağaraya girip tek başına yaşamış, doğumdan sonra da tekrar Kudüs’e dönmüştür. 
Romalılar tarafından, M.S. 333 yılında buraya bir kilise yaptırılmıştır. Günümüzde bu kilise Doğuş Kilisesi olarak ziyaret edilmektedir. Kilisenin içinde sol taraftaki bölümden Hz. İsa’nın doğduğu yere merdivenle inilmektedir. Hz. İsa’nın doğduğu yer, gümüş bir yıldız resmi ile işaretlenmiştir. 400 sene kadar Osmanlı idaresinde kalan Beytüllahim’in bu gün nüfusunun %70’i Müslüman, %30’u Hristiyan’dır.
 

Tüm Katolik ülkelerin desteği ile Hristiyanlar tarafından Hz. İsa’nın (a.s.) son akşamını geçirdiğine, dua ettiğine ve ölüm acısını hissettiğine inanılan yerde, 1924 yılında yapılan Katolik kilisesidir.
 

Ne zaman ve kim tarafından yapıldığı kesin olarak bilinmeyen caminin, 1675 yılında yapılan resmine dayanarak Yafa’nın en eski camisi olduğu düşünülmektedir. Deniz Mescidi, 1997 yılında restore edilerek günümüze kadar ulaşmıştır.

Filistin’in, Kudüs’ten sonra ikinci önemli şehri olup Kudüs’ün 35 kilometre güneyinde yer alır. El-Halil; Hz. İbrahim, hanımları Sâre ve Hacer validelerimizin, oğulları İsmail, İshak, torunu Yakup gibi peygamberlerin yaşadığı kutsal bir yerdir. M.Ö.1900’lü yıllarda Hz. İbrahim (a.s.) bu şehre gelip yerleşmiş ve burada bir mabet inşa etmiştir. Bu mabet günümüzdeki Hz. İbrahim Camiinin ilk şeklidir. Hz. Ömer 638 yılında buraya bir cami yaptırmıştır. Cami, 1099’da Haçlılar tarafından kiliseye dönüştürülmüş; ancak 1187 yılında Selahattin Eyyubi tarafından tekrar camiye çevrilmiştir.

İbrahim Camii bu günkü şekliyle 1206 yılında inşa edilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de de haber verildiği üzere, bazı melekler Hz. İbrahim’e Allah’ın elçileri olarak gelmişti. Bu elçilerin geldiği mağara Camii’nin altında yer alır. Halil Camii, mağaranın ölçüleriyle aynı ölçüdedir. 56 m. uzunluğunda 33 m. genişliğinde ve 15 m. yüksekliğindedir.

Camide, Selahattin Eyyubi tarafından hediye edilen ve Mescid-i Aksa’daki minberin aynısı olan Nureddin Zengi’nin yaptırdığı minber orijinal hali ile bulunmaktadır. Kare kesitli tek şerefeli caminin iki minaresi de Memlûkler tarafından yapılmıştır.

Museviler, 1967 işgalinden sonra camiye belli aralıklarla girip ayin yapmaya başlamıştır. 25.02.1994 yılında Ramazanın on beşine denk gelen bir cuma günü, sabah namazında bin civarında cemaat secde halindeyken bir Yahudi’nin ateş açması sonucu yirmi dokuz kişi şehit olmuş, üç yüz kişi de yaralanmıştır. Bu olaydan sonra cami, dokuz ay kapalı kalmıştır. Camii, Hz. Yakup ve Hz. Yusuf’un türbelerinin bulunduğu ön kısım sinagoga çevrildikten sonra, ikiye bölünmüş olarak tekrar ibadete açılmıştır. Caminin tamamı, Müslümanların bayram günlerinde senenin on günü Müslümanlara, Yahudilerin bayram günlerinde senenin on günü Yahudilere tahsis edilmektedir. Şehir, 1997 yılındaki el-Halil protokolü ile H-1 ve H-2 şeklinde iki kısma ayrılmış, H-1 Müslümanlara, H-2 ise Yahudilere bırakılmıştır.

Eski Kudüs şehrinin; Halil kapısı, Şam kapısı, Aslanlı kapı, Yeni kapı, Çiçek kapısı, Çöp kapısı, Nebi Davut kapısı olmak üzere yedi adet kapı bulunmaktadır. Bu kapılardan el-Halil kapısı Osmanlı döneminde gümrük kontrol, pazara giriş ve vergi kapısı olarak kullanılmakta idi. Buradan girildiğinde karşı tarafta Ömer b. Hattab (r.a.) meydanı yer alır. Meydanın sol tarafındaki kabirler Osmanlı döneminde yaşayan Mühendis Muhammed Çelebi ve arkadaşlarına aittir.

Eriha Filistin Özerk Yönetiminin Batı Şeria bölümünde yer alır. Eriha, Kudüs’e 33 km’dir. Şehir nüfusu 20.000 civarındadır. Dünyadaki ilk yerleşim yeri, ilk şehir olarak kabul edilen Eriha, çölle çevrelenmiş vahada, harika kokulu çiçekler ile donanmış, yeşil bir bitki örtüsüne sahiptir.

Hz. İsa’nın (a.s) inzivaya çekilip kırk gün yaşadığı Tecrübe Dağı, Eriha’da bulunmaktadır. Bu nedenle buraya Hristiyanlar tarafından bir kilise yapılmıştır.

Eriha,1948’e kadar barış ve huzur dolu bir şehir idi. İsrail’in kuruluş sürecinde Lidd’den, Ramle’den ve Kudüs’ün batısındaki köylerden binlerce Filistinli, zorunlu göç sonucunda bu şehre sığınmak zorunda kalmıştır.

Hz. İsa’nın gözyaşlarına nispetle 1954 yılında Katolikler tarafından yapılan bir kilisedir. Hristiyanlarca Hz. İsa’nın buradan Kudüs’e bakarak başına geleceklere ağladığına inanılır.

Yahudilerinin yoğun bir şekilde ziyaret ettikleri yerlerden birisidir. Büyük bir itina ile inşa edilen bina ile Hz. Davut’un (a.s.) kabri koruma altına alınmıştır. İsrail’in 1967’de el koyduğu mekân bugün sinagog olarak kullanılmaktadır.

Hz. Musa Külliyesi, Kudüs ile Eriha yolu üzerinde Lut Gölüne inerken, konum olarak deniz seviyesinden 300 metre kadar aşağıda yer alan bir bölgede bulunmaktadır. Külliye, Kudüs’e 28, Eriha’ya 8 km’dir.

Burası; beş dönüm alan üzerine kurulan iki katlı kervansaray, camii ve türbesi ile tarihi bir mekândır. Caminin kuzeyinde mütevazı bir minare bulunmaktadır. Hz. Musa’nın makamının üzerine türbeyi ve yanındaki mescidi 1269 yılında Memluk Sultanlarından Baybars yaptırmış, bakım işlerinin yapılabilmesi için de geniş bir arazi vakfetmiştir. Kervansaray ise Osmanlı dönemi eseridir.

Hz. Ömer, Kudüs’ü fethettikten sonra Kıyame Kilisesi’ni gezerken namaz vakti girmiş, Patrik’in kilisede namaz kılması için  Hz. Ömer’e ısrar etmesi üzerine, Hz. Ömer “Eğer ben bu kilisede namaz kılarsam daha sonra beni izleyenler, kilisede hak iddia ederler” diyerek bu teklifi reddetmiş ve kiliseye yakın bir yerde namazını eda etmiştir. Daha sonra bu mekâna Emeviler zamanında minareli bir cami yapılmıştır. Günümüzde bu cami “Hz. Ömer Camii” olarak bilinmektedir.

Tâbiinin büyüklerinden olan Rabiatü’l-Adeviye Hz’nin doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Basra’da doğmuş, büyümüş, yaşamış, ömrünün son günlerini de Kudüs’te geçirerek 135/752 yılında burada vefat etmiştir. Evi, inziva yeri ve türbesi bütün orijinalliğiyle durmaktadır.

Sahabelerin önde gelen şahsiyetlerinden biri olan Hz. Selman (r.a.), Kudüs’ün fethine katılmış, fetihten sonra bir süre burada kalmış, Hz. Osman zamanında da Medain’de vefat etmiştir. Onun adına Zeytin Dağı düzlüğüne yapılan mescidin içinde sağ tarafta, sembolik olarak Selman-ı Farisi türbesi ve sandukası bulunmaktadır.

Bu kilise, Hristiyanlarca, Hz. İsa’nın çarmıha gerildikten sonra işkence yapıldığına, öldüğünde yıkanıp defnedildiğine ve kıyamete yakın bir zamanda tekrar ineceğine inanılan yerdir. Bizans imparatoru Konstantin’in annesi Helena, 335 tarihinde bu kiliseyi yaptırmıştır. Kıyame Kilisesi Hristiyanlık âleminin en kutsal kilisesi olarak bilinmekte ve Hristiyanlar tarafından her yıl hac amacıyla ziyaret edilmektedir. Katolik, Rum Ortodoks, Ermeni, Süryani, Kıpti, Habeş Ortodoks gibi mezhepler için bu kilise hep önemli olmuş; buranın bakımı için kavgalar ve savaşlar çıkmıştır. Hz. Ömer Kudüs’ü fethettikten sonra kilisenin anahtarlarını bir Müslüman aileye teslim ederek burada Hristiyan olan her mezhebin temsil edilmesine izin vermiştir. Hristiyanlarca Hz. İsa’nın yeniden dirileceği mekân olarak inanılan Mukaddes Kabir Kilisesinin girişindeki balkonun üzerinde bulunan ahşap merdiven, Halife Abdülmecid’in fermanına istinaden 1852 yılından beri aynı yerde ve şekilde tutulmaktadır.

Kudüs’ün ve Mescid-i Aksa hareminin sembolü olan altın kubbeli, mavi çinili ve sekizgen şeklindeki mescit, Kubbetü’s-Sahra camiidir. Burası günümüzde İslam dünyasındaki en eski dini yapı vasfını taşımaktadır.

Kubbetü’s-Sahra, Emevi halifesi Abdülmelik b. Mervan tarafından 691 tarihinde yapılmıştır. Kubbe 846 ve 1016 tarihlerinde iki defa çökmüştür. Haçlılar Kudüs’ü işgal edince Kubbetü’s- Sahra’nın içini ve dışını azizlerin resimleri ile süslemiş, altındaki mağarayı küçük bir kilise haline getirmiştir. Kudüs’ün 1187’de Selahaddin Eyyubi tarafından fethedilmesiyle, Haçlılardan kalan tüm izler Kubbetü’s-Sahra’dan silinmiştir.

Kanuni Sultan Süleyman, 1545-1546 tarihinde caminin dış cephelerinin çinilerini kaplattırmıştır. İmar faaliyeti III. Murad. I. Abdülhamid, II. Mahmud, Sultan Abdülmecid, Sultan Abdülaziz ve II. Abdülhamid zamanlarında da devam etmiştir. II. Abdülhamid büyük masraflar yaparak zemine çok değerli İran halıları döşetmiş, ortasına görkemli bir kristal avize astırmış ve dış cephesinde eskiyen çinileri yenileterek Hattat Muhammed Şefik’e Yasin Suresini yazdırmıştır.

Kubbetü’s-Sahra’nın dışındaki çini ve yazılar, 450 yıllık orijinalliği ve göz kamaştırıcı ihtişamı ile hala boy göstermektedir.

Lut Gölü, Ürdün-Filistin arasında yer alır. Göl, deniz seviyesinin 425 metre altında olup dünyanın en tuzlu üçüncü gölüdür. Gölden elde edilen çamurun romatizma ve cilt hastalıklarına iyi geldiği söylenir. Gölün tuz oranının yüksek olmasından dolayı hiçbir canlı yaşamamaktadır.

Lut Gölünün tarih boyu değişen isimleri bulunmaktadır. Tevrat’ta “ Tuz Denizi”, Batı kaynaklarında ve Arap dilinde” Ölü Deniz” denmektedir. İslam tarihinde Lut kavminin helak edildiği şehrin bulunduğu yer olarak geçmektedir.

Padişah II. Mahmut’a nispet edilen camii, Ulu Cami olarak da bilinmektedir. Yafa’nın en büyük ve en önemli camisidir. Sultan II. Mahmut’un saltanatı zamanında 1812 yılında yaptırılmıştır. II. Mahmut tuğralı çok yüzlü Osmanlı Çeşmesi, Yafa’da Osmanlıdan geriye kalan narin bir eserdir.

Zeytin dağı eteğindeki Kidron vadisinde bulunmaktadır. Hristiyanlar, Hz. Meryem’in Sion tepesi civarında öldüğüne ve gömülmek için buraya getirildiğine inanmaktadır.

İlk kıblemiz, ikinci mescidimiz üçüncü haremimiz olan Mescid-i Aksa, Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevi’den sonra üçüncü mukaddes mescittir.

Müslümanlar, hicretten sonra yaklaşık on yedi ay namazlarını Mescid-i Aksa’ya dönerek kılmışlardır. “Yüzünü göğe doğru çevirip durduğunu görüyoruz. Elbette seni, hoşnut kalacağın kıbleye çevireceğiz. Bundan böyle yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir...” (Bakara, 2/144) ayeti nazil olduktan sonra, 624 yılında kıble Kabe-i Muazzam’a olmuştur.

Hicretten bir buçuk sene önce bir gece, Peygamber Efendimiz (s.a.s), Cebrail’in (a.s) rehberliğinde cennet bineği olan Burak’a binerek Mescid-i Haram’dan  Mescid-i Aksa’ya yani Mekke’den Kudüs’e gelmiş (isra), buradan da Allah’ın  huzuruna davet edilmiştir (miraç).

1099 yılındaki Haçlı saldırıları sonrası kilise olarak kullanılan Mescid-i Aksa, Selahattin Eyyubi’nin Kudüs’ü fethetmesi ile tekrar camiye çevrilmiştir. Sultan Selahattin, Nureddin Zengi tarafından üç bin parçadan oluşan ve hiç çivi kullanılmadan yaptırılan muhteşem minberi Mescid-i Aksa’ya hediye etmiştir. Bu minber, 21 Ağustos 1969’da Mescid-i Aksa’da çıkarılan yangında tamamen yanmıştır. Minberin bir benzeri Türk, Endonezyalı ve Ürdün kündekari ustaları tarafından tekrar yapılarak 2007’de yerine konmuştur.

Esasında Mescid-i Aksa, 144 dönümden oluşan bir alanı kapsamaktadır. Mescid-i Aksa olarak bilinen cami, Kıble mescididir. Kanuni Sultan Süleyman’ın yaptırdığı surlarla çevrili olan 144 dönümlük avluda, Kıble mescidi ile birlikte Kubbetü’s-Sahra, Kadim, Mervan ve Burak mescitleri bulunmaktadır.